Archive for the ‘Alıntılar’ Category

sen bir yöne bakarken bir başkası da sana bakıyor olabilir

Wednesday, May 20th, 2009

kıymetli kardeşim Enes Şenpeker‘in bloğundan:

20 Kuruş

Londra’daki camiiye yeni bir imam gönderilmiş. adam şehire gitmek için hep aynı otobüse biniyor ve çoğu zaman aynı şöföre rastlıyormuş. bir gün, bilet alırken şöför 20 kuruş fazla vermiş. imam oturup, parasını sayınca yanlışlığı fark etmiş. kendi kendine düşünüyormuş “20 kuruşu geri versem mi şöföre?”… ama içinden bir ses diyormuşki “çok gülünç bir sayı, ve şöförün umrunda değil. otobüs şirketi çok para kazanıyor zaten… sadece 20 kuruş onlara bişey yapmaz. versende bu parayı saklayabilir..” diye düşünmüş. “Allahtan gelen bir hediye gibi kabul etsene…”

inecegi durağa gelince, imam fikrini değiştirmiş. inmeden önce şöförün yanına gitmiş, 20 kuruşu geri vermiş: “paranın üstünü fazla vermişsiniz.”

şöför gülümsemiş : “camii’nin yeni imamısınız değil mi? aslında uzun zamandır sizi ziyaret etmek istiyordum İslamı öğrenmek için, ve bilerek size fazla para verdim. nasıl tepki vereceğinizi görmek istedim.”

inerken imam artık bacaklarını hissetmiyormuş heyacanından. yere yığılacakmış neredeyse. bir direğe tutunmuş ve kendine gelmeye çalışmış. gözlerinden yaşlar dökülerek demiş ki: “az daha İslamiyeti 20 kuruşa satacaktım aman Allah’ım!…”

belki siz de insanlar için dinimizi tanıtan kişilerdensiniz. bu yüzden hareketlerinize dikkat edin. maalesef insanlar sizle birlikte dinimizi, itikatımızı da yargılayacaklardır!

:lisani hâl, lisani kâlden emtaktır…

Lapsekili Halil ve İbrahim Onbaşı…

Saturday, March 14th, 2009

Alıntı: Vehbi Tülek, Türkiye Gazetesi, 21 Mart 2007
Kaynak: Türkiye Gazetesi Takvimi, 14 Mart 2009

Çanakkale Savaşının en kanlı sahneleri yaşanıyordu… Kocadere Köyüne büyük bir “Sargı evi” kuruldu. kimi Urfalı, kimi Bosnalı, kimi Sivaslı, kimi Halepli, kimi Antepli, kimi Muşlu çok sayıda yaralı buraya getiriliyor ve burada tedavi ediliyordu. yaralı kahraman erlerden biri de Lapseki’nin Beypaş Köyünden Halil’di. Halil’in yarası oldukça ağırdı. zor nefes alıp vermekteydi. alçalıp yükselen göğsüyle hayata biraz daha tutunabilmek için komutanının elbisesine sıkı sıkıya yapıştı. nefes alıp vermesi gittikçe zorlaşıyordu. dudaklarından tane tane ve kesik kesik dökülen kelimelerle komutanına şunları söyledi:
- komutanım! ölme ihtimalim çok fazla. ben bir pusula yazdım. alın, bunu arkadaşıma ulaştırın!..
tekrar derin derin nefes alıp defalarca yutkunan Halil, devam etti:
- ben… ben köylüm Lapsekili İbrahim Onbaşı’dan bir Mecidiye borç aldıydım. kendisini bir daha göremedim. belki ölebilirim… borçlu ölürsem söyleyin hakkını bana helal etsin…
komutan çok duygulandı. Halil’in kırmızıya boyanmış alnını eliyle silip saçını okşarken:
- sen onu merak etme evladım, dedi.
Halil, son nefeste bir kez daha mırıldandı.
- komutanım… ben ölürsem söyleyin hakkını helal etsin!..
ve… kahraman er Halil, biraz sonra komutanının kolları arasında kan kaybından şehit oldu…

sargı yerine sürekli yaralılar getiriliyordu. bunlardan çoğu daha sargı yerine ulaşmadan şehit düşüyordu. şehitlerin üzerinden çıkan eşyalar, künyeler komutana ulaştırılıyordu.

fazla zaman geçmedi. komutana yeni bir künye ve yanında bir pusula ulaştı. komutan gözyaşlarını silmeye fırsat bulamamıştı. içinde bir not bulunan pusulayı açıp okuyunca, olduğu yere yığılıp kaldı. ellerini yüzüne kapattı ve hüngür hüngür ağlamaya başladı. pusuladaki not şöyleydi:

“ben Beypaş Köyünden arkadaşım Halil’e bir Mecidiye borç verdiydim. kendisi beni göremedi. biraz sonra taarruza kalkacağız. belki ben dönemem. arkadaşıma söyleyin. ben hakkımı helal ettim…”

İslam kadını aşağılamadı, siz anneliği aşağıladınız!

Monday, February 2nd, 2009

Alıntı: Sami Hocaoğlu, Yeni Şafak Gazetesi, 14 Mart 2008
Kaynak: Türkiye Gazetesi Takvimi, 2 Şubat 2009

tesadüf mü? biri çıkıp İslam’ın kadını aşağıladığını iddia ediyor. söz bir biçimde anneliğe geliyor. o da ne? İslam’ın kadını aşağıladığını iddia eden ‘modern’ bay veya bayanların aklının dibini kazıdığınızda, anneliği fena halde aşağıladığını görüyorsunuz. ortak noktaları bu.

anneliği aşağılamanın teknikleri çok. bunun başında dünyanın en şerefli işini yapan annelere “boş kadın” muamelesi yapmak geliyor. onlara göre çalışıyor olmak için evden çıkmak lazım. caddeyi görmek, caddeye görünmek lazım. bir kadının “çalışıyor” sayılması için kamuya kendisini göstermesi şart. sabah sekiz akşam dokuz (çünkü kadın ucuz işgücü) mesai yapması şart.

bunlar için de başka şeyler lazım: modern görünürlüğün vacibatından olan şeyler. her gün aynı kıyafetle, aynı saç rengiyle, aynı ayakkabıyla, aynı çantayla gidilmez ki işe! yenilemek lazım, rengini uydurmak lazım. saça uygun elbise, elbiseye uygun ayakkabı, ayakkabıya uygun çanta, çantaya uygun cüzdan, ona uygun cep telefonu lazım…

modası geçenleri değiştirmek lazım. bunun için de modayı takip etmek lazım. özetle üretim – tüketim çarkında yağ, değirmeninde un olmak lazım.

bütün bunlar için çalışmak lazım. çalışmadan bu masraflar nasıl kazanılacak? daha iyi görünmek için daha çok kazanmak lazım. o da yetmiyorsa, daha daha çok kazanmak lazım. daha çok kazanmak için harcamadan olmuyorsa, daha çok harcamak lazım. görünmeden daha daha çok kazanılamıyorsa, daha çok görünmek lazım. daha çok görünmek için daha çok dikkat çekmek lazımsa, onu yapmak lazım. onu yapmak için herkesten çok harcama yapmak lazımsa, onu yapmak lazım. herkesten çok harcamak için, herkesten çok kazanmak lazım.

hangisi hangisine lazımdı? kafam karıştı…

evden çıkıp mesai yapmayan kadının yaptığı “çalışmak” değildir. o tepeden bakılan, “Ev kadınıymış” yollu dudak bükülen bir “acizdir”. evinin kadını olmak modernlere göre dudak bükülecek bir iştir. iş kadını daha hoş geliyor. hatta sokak kadını bile ötekinden hoş geliyor.

modernin gözünde o koca parası(!) yiyor. patron parası mı? amir fırçası mı? onun bunun erkeklerinin ağız kokusu mu? her işe gidiş gelişte yaşadığı tıkış tıkış otobüsler ve minibüslerdeki onur kırıcı durum mu? onlar işin parçası ayol. koca karı yeme de, ne yersen ye! koca fırçası yeme de, ister amir, ister ustabaşı, ister patron fırçası ye! hatta sokak magandası ve çarşı maçosunun attığı laf bile ehven…

ev kadını, üüü! bir kere özgür(!) değil ayol. yarım saat işten erken ayrıldığı için amirinden duyduğu lafı kargalar yemese de kendisi özgür. işyerinde uygulanan sıkı denetime rağmen özgür. “Yarın müsait misin”lere verdiği “Mesaide olacağım, işten yorgun dönüyorum”lara rağmen özgür. ama ev kadını handiyse esir canım…

ama o anne. çocukları var. yani dünyanın en değerli, en asil, en soylu, en görkemli işini yapıyor. yani insan yetiştiriyor. çocuk sokakta yetişmez ki? çocuk evde yetişir.

olsun, o yine de “çalışmayan” kadındır. annelik çalışmak sayılmıyor. modernlere göre annelik işsizlik sayılıyor. annelik angarya sayılıyor. komedi de ne biliyor musunuz: başkalarının doğurduğu çocuklara bakmak için kurulan sektörlerde çalışmak “iş”, orada çalışanlar da “çalışıp üreten kadın” sayılıyor da, kendi doğurduğu çocuğa bakmak “iş” sayılmıyor. modernler kazara anne olduklarında durum şu oluyor: baba işe, anne işe, çocuk kreşe, ev pansiyon, aile pansiyoner…

ondan sonra “bebek mi – köpek mi?” ikilemi geliyor: tıpkı Fransa’da, Almanya’da, Hollanda’da olduğu gibi. köpek bebekten daha sevimli oluyor modern kadın için. bir, vücudu deforme etmiyor… öyle ya: tenperest modernliğin gerçeği bunlar, görmek lazım.

ama küçük bir sorun: köpeğin ille de küçük olması lazım; kucağa alınıp sevilecek kadar küçük. ne de olsa kadın o. bir canlıyı kucağına alıp sevme güdüsü yaratılıştan verilmiş. çaresi yok, sevecek. peki, köpek yerine bebek sevse olmaz mı? bu soruya Avrupa’nın bebek – köpek (yan yana iyi durmadığını biliyorum, ama anlayın) rakamlarını karşılaştırdığımızda, şu zımni cevabı alıyoruz: yok, zinhar olmaz! (Almanya’da kayıtlı köpek sayısı nüfus ile neredeyse eşit).

iyi de, köpek de en az bebek kadar masraflı.

olsun! o kadar kusur kadı kızında da bulunur.

kazara doğursa bile anneliği sevmemiş ve severek annelik yapmamış (bunun yanında doğum yapamadığı halde harika annelik yapanlar da var). annelik yapmadığı için duyguları gelişmemiş, ufku gelişmemiş, hayat tecrübesi gelişmemiş, bilgelik dersen sıfır. ama olsun; onun köpeği ve bir de mesaili işi var. o kendini tüm annelere hava atma makamında görüyor.

işte buraya yazıyorum: cenneti annelerin ayakları altına seren İslam kadını aşağılamadı. fakat cenneti dünyada arayan tek dünyalı modernler gözümüzün içine baka baka anneliği aşağılıyorlar. üstelik her birini bir ana doğurduğu halde.

ne kadar ayıp! ne kadar küstah! ne kadar saçma!

ilk ezan

Thursday, January 29th, 2009

Alıntı: Prof. Dr. Osman Özsoy, 15 Haziran 2007
Kaynak: Türkiye Gazetesi Takvimi, 29 Ocak 2009

tarih 16 Haziran 1950. yani tam 57 yıl öncesi. yer, Sultanahmet Meydanı. bir dönem Diyanet İşleri Başkan Vekilliği de yapan Hoca, verdiği bir röportajda o günü şöyle anlatıyor:

“ezanın Türkçe okunduğu günlerdi. bir Cuma günüydü ve Sultanahmet Camisi’ne namaz kılmaya gidiyordum. fakat her zamankinden farklı olarak caminin avlusunda büyük bir kalabalık ve telaş vardı. ben ve yanımdaki arkadaşım, merakla cami avlusuna doğru ilerledik. baktık ki caminin içinden çok, avluda insan var. onlar bir şeyler duymuşlar ama biz henüz bilmiyoruz. girdik içeri. avluda baktık ki herkes yukarı bakıyor. camiye giren falan yok. herkes yukarı bakıyor. birden cami minarelerinin bütün şerefelerinden, “Allahü Ekber! Allahü Ekber!” diye ezan okunmaya başladı. meğer caminin imamı, her bir şerefeye bir müezzin yerleştirmiş, birbiri ardına nasıl ezan okuyacaklarını da onlara güzelce tembihlemişti. durumdan haberi olmayan caminin içindeki cemaat da ezanı duyar duymaz kendilerini dışarı attı.

avlu hıncahınç doluydu. herkes İstanbul semalarını inleten ezanı dinliyordu. 14 müezzin 6 minarenin 14 şerefesinden biri başlıyor, öbürü bitiriyor, yarım saate yakın sürdü ezan. bunu, İstanbul’un diğer camileri takip etti… İstanbul’un bütün minarelerinden, yıllardır özlemini çektiğimiz hakiki ezan sedaları yükseliyordu göklere… bu bir rüya değil, gerçekti. minarelerden ezan okunuyordu. ezan sesini duyan herkes olduğu yerde durmuştu. sanki yere çivilenmiştik; ben ve Sultanahmet Meydanı’nı dolduran bütün insanlar. sokakta oynayan çocuklar bile oyunlarına ara verip, Allahü Ekber, Allahü Ekber sedalarını dinler oldular. o an anlatılmaz, yaşanır ancak…”

o gün ülkenin dört bir yanında benzer manzaralar yaşandı. ezanın Arapça okunmasına imkân kılan Meclis kararı o gün radyolardan ilan edilince, Türkiye’nin dört bir yanında halk sevinçten sokaklara döküldü. bütün gözler minarelere çevrildi ve ilk ezan sesi beklenmeye başlandı. halk sevinçten çılgına döndü. gözyaşları tüm Türkiye’de sel olup aktı…